CUMHURİYET GAZETESİ KÖŞE YAZARI ORHAN ERİNÇ:
09.04.2008
Sayın Orhan Erinç
Cumhuriyet Gazetesi Köşe Yazarı
Sayın Erinç,
3.4.2008 gün laiklik tanımı başlıklı yazınız üzerine size düşüncelerimi iletmek istiyorum.
Türkiye bilerek yada bilmeyerek bazı kimselerin laikliğin temelinde yatan kavgayı gözden kaçırarak laikliği ülkemizde İslâm dinine karşı bir koz olarak kullandıkları bilinmektedir.
1100’lerden itibaren Hıristiyan Avrupa’da Papalarla, İmparator ve Krallar arasında meydana gelen ve güç gösterisine varan laiklik kavgası 1779 Fransız ihtilalinden sonra 1905 yılında çıkan kanunda Fransa’da kurallaştırılmıştır.
Bu kurala göre devlet yönetimi sivillerin elinde olacak kilise yönetimi papaların ve kiliselerin elinde olacaktır. Hıristiyan batının laiklik konusundaki uzlaşması budur.
Türkiye’de şimdiye kadar 4 siyasi partinin laiklik ilkesine uymadığı iddiasıyla Anayasa mahkeme tarafından kapatıldığı bilinen gerçektir. Yazının son bölümünde bu durumu Anayasa mahkemesinin parti kapatma kararından alıntılar yaparak dile getiriyorsunuz.
Her şeyden önce bildiğimiz gibi Cumhuriyet Başsavcısı AK Parti’nin laiklik odağı haline geldi iddiasıyla kapatılması için Anayasa mahkemesine dava açmıştır.
Cumhuriyet başsavcısının kapatma dilekçesi incelendiğinde açıkça görülecektir ki, partinin laiklik odağı haline geldiği iddiası üç temel esasa dayanmaktadır.
Bunlardan biricisi Sayın başbakanın İslâm’la ilgili söylediği sözler, ikincisi imam hatip liselerine sahip çıkılması, üçüncüsü başörtüsü yasağının kaldırılmasıyla ilgili açıklamalarıdır. Önce bilmeniz gerekir ki, imam hatip liseleri devletimizin resmi okullarıdır.
Bu okulların müdürlerini ve öğretmenlerini devlet atamaktadır ve ödenekleri milli eğitim bütçesinden karşılanmaktadır. Dolayısıyla bu okulları kaçak okul biçiminde değerlendirmek ve madem ki siz bu kaçak okulları savunuyorsunuz o halde siz laiklik ilkesine aykırı hareket ediyorsunuz diye muhatap kılmak, hiçbir şekilde inandırıcı değildir.
İkinci konu; başörtüsü yasağı ile ilgilidir.
Başörtüsünün ülkemizde yasak olmadığını 2547 sayılı Üniversiteler kanununun ek 17. maddesi açıkça göstermektedir. Üstelik bu maddeni iptali için Anayasa mahkemesince açılan dava reddedilmiştir.
Böylece Anayasa mahkemesinin süzgecinden geçen 17. maddede, yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak şartıyla Üniversitelerde kılık kıyafetin serbest olduğu kanunda güvence altına alınmıştır.
O halde başörtüsü yasağının kaldırılmasını istemek, aynı zamanda bir kanunun uygulanmasını istemek anlamına gelmektedir. Böyle bir uygulama hiçbir şekilde laiklik suçunun işlendiği biçiminde değerlendirilemez.
İslâm inancında olan ve imam hatip lisesi mezunu olan Sayın başbakanın İslamla ilgili sözlerini laikliğe aykırı olduğunu iddia etmek, beyazı siyah göstermekten başka türlü tanımlanamaz.
Vatandaşlarının % 99’unun Müslüman inancında olduğu ve Müslüman inancında olanların İslâm dininden kaynaklanan bazı vecibeleri yerine getirmekle yükümlü oldukları, bu nedenle Müslümanların dinlerine yönelen saldırılara karşı söyledikleri sözlerin, olması gereken tabi bir görev olduğu kabul edilmelidir.
Özelikle Sayın başbakanı bu anlamda söylediği ve Cumhuriyet Başsavcısının iptal gerekçesinde yer alan sözlerin hiçbir şekille de laikliğe aykırı ve AK Parti’nin laikliğin odağı haline geldiğini ileri sürmek hem inandırıcı hem de gerçekçi sayılamaz.
Şu husus da bilmenizi rica ederim. Benim AK Partiyle organik hiçbir bağım yoktur. AK Parti’nin bazı uygulamalarını beğenmediğini bazen Ankara’da bazen Türkiye çapında bilbordlara astığım afişlerle kanıtladığımı herkes bilir.
Gazetenizin köşe yazarlarından birisi olan Sayın Şükran Soner’in, benim işçi hakları ve demokrasi konusunda duyarlılığımı iyi bilmesi gerekir.
28 şubat sürecine, belki sendikalar arasında karşı çıkan tek sendikacıydım. Demokrasiyi savunuyorum ve savunmaya devam edeceğim. AK Parti’nin kapatılması için açılan davaya karşı olduğumu da düzenlediğim basın toplantılarında ve basına yaptığım yazılı demeçlerde açıkladım.
Bu ülke hepimizindir. Başı açık başı kapalı herkes bu ülkede alnını gere gere ben Türk vatandaşıyım, bu ülkede yaşam hakkına sahibim diyebilmelidir. Ülkeyi sadece başı açıkların yada dini vecibelerini yerine getiremeyenlerin ülkesi durumuna getirmek yanlıştır. Başı örtülü hanımların doğurduğu çocukların sadece, fabrikalarda ağır işlerde çalışan işçiler yada ülkenin birliğini ve bütünlüğünü korumak için silah altına alınan evlatlar olmadığını herkesin kabul etmesi gerekir.
Türkiye hepimizindir. Başı açıklara her türlü imkanı tanıyan bir anlayışın, başı kapalılara yasak koymasını hiç kimse izah edemez ve haklı gösteremez.
Anayasa mahkemesinin daha önce 4 siyasi partiyi kapatmasının sebebinin, partilerin laiklik odağı haline geldiği iddiaları ise hiçbir sorun çözmediği gibi, kurulan yeni partilerin önüne kapatamamıştır.
Parti kapatmak ve böylece kapatılan partiye rey veren vatandaşları cezalandırmak Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle bağdaştırılamaz. Başı açık vatandaşların reyi ne kadar değerliyse başı kapalıların reyleri de en az o kadar değerlidir.
Geçenlerde Aysu Kayacı’nın söylediği bir sözü hatırlatmak istiyorum. Sayın Aysu Kayacı dağdaki çobanın kendi reyi kadar değerli olmadığını iddia etmesi suretiyle, demokrasiye ne kadar uzak olduğunu göstermiştir.
Şimdi bazıları çıkar da başı açıkların reylerinin başı örtülülerden daha kıymetli olduğunu söylerse, seçim sandığına giderken rey kullananların başı açık-başı kapalı ayrımına tabi tutulmasını isterlerse belki bu sayede sol partilere iktidar yolu açabilir.
Ama böyle bir oyla iktidara gelmemin silah zoruyla iktidara gelmekten farklı olmayacağına inanıyor, hayırlı hizmetlerinizde başarılarınızın devamını Yüce Allah'tan diliyorum.
|